Asyalab ekibi olarak bugün Uluslararası hukuk hükümleri anayasadan üstün müdür konusunu hem kolay hem de detaylı biçimde anlatıyoruz.
Bir ülkenin anayasası, toplumun kendi geleceğine dair verdiği en temel sözlerden biridir. Uluslararası hukuk ise bu sözün sınırlarını aşarak insanlığın ortak değerlerini korumaya çalışır. Peki, bir devletin anayasası ile uluslararası hukuk karşı karşıya geldiğinde hangisi üstün olmalıdır? Çoğunluğun iradesini yansıtan anayasa mı, yoksa bütün insanları ilgilendiren evrensel hukuk ilkeleri mi?
Bu soru yalnızca hukukçuları değil, adaletin ne olduğunu, bilginin nasıl doğrulandığını ve devletin gerçekte ne anlama geldiğini düşünen herkesi ilgilendirir. Uluslararası hukuk hükümlerinin anayasadan üstün olup olmadığı, etik, bilgi kuramı ve ontoloji perspektiflerinden ele alındığında çok daha derin bir tartışmaya dönüşür.
Uluslararası hukuk, devletler ve diğer uluslararası hukuk özneleri arasındaki ilişkileri düzenleyen kurallar bütünüdür. Anayasa ise bir devletin temel organlarını, yetkilerini, bireylerin haklarını ve siyasal düzenin esaslarını belirler.
Bu iki hukuk düzeninin ilişkisi, ülkelerin anayasal sistemlerine ve ilgili uluslararası yükümlülüklere göre değişebilir.
Türkiye açısından konuya bakıldığında, 1982 Anayasası’nın 90. maddesi önemli bir düzenleme içerir. Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası antlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasa Mahkemesine başvurularak anayasaya aykırılık iddiasında bulunulamaz. Ayrıca temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi durumunda milletlerarası antlaşma hükümleri esas alınır.
Ancak buradan uluslararası hukukun bütün hükümlerinin anayasanın üzerinde olduğu sonucu çıkarılamaz. Anayasa’nın 90. maddesi, özellikle temel hak ve özgürlüklere ilişkin antlaşmalar ile kanunlar arasındaki çatışmayı düzenler; anayasa ile uluslararası hukuk arasındaki tüm olası çatışmaları tek bir kuralla çözmez.
Etik, doğru ve yanlış davranışların hangi ilkelere göre değerlendirileceğini araştırır. Uluslararası hukuk ile anayasa arasındaki üstünlük tartışmasında temel soru, hukuki geçerlilikten önce adaletin hangi ölçütlerle tanımlanacağıdır.
Immanuel Kant’ın ahlak felsefesi, insanın yalnızca bir araç değil, aynı zamanda kendi başına bir amaç olarak görülmesi gerektiğini savunur. Bu yaklaşım, insan haklarının devletlerin keyfî kararlarına bırakılamayacağı düşüncesini destekler.
Örneğin bir devlet, anayasal düzenlemelerine dayanarak belirli bir grubun temel haklarını sistematik biçimde ihlal ederse uluslararası insan hakları standartları önemli bir ahlaki ve hukuki ölçüt oluşturur.
Burada şu ikilem ortaya çıkar: Bir devletin kendi halkı tarafından benimsenmiş kurallara bağlı kalması mı daha önemlidir, yoksa bireyleri çoğunluğun baskısından korumak mı?
Kantçı açıdan çoğunluğun iradesi, tek başına ahlaki doğruluğun garantisi değildir. Bununla birlikte evrensel ahlak ilkelerinin hangi kurumsal mekanizmalarla uygulanacağı da ayrıca açıklanmalıdır.
H. L. A. Hart, hukuki geçerliliği ahlaki doğruluktan ayırarak hukuk sistemlerinin kurallarına ve tanınma ölçütlerine dikkat çeker. Bu yaklaşım, uluslararası bir normun ahlaken doğru bulunmasıyla belirli bir ülkede doğrudan uygulanabilir olmasının aynı şey olmadığını anlamaya yardımcı olur.
Dolayısıyla bir uluslararası hukuk hükmünün anayasa karşısındaki konumu yalnızca adalet duygusuyla değil; antlaşmalar, anayasal hükümler, yetki kuralları ve ilgili hukuki içtihatlarla belirlenmelidir.
Bilgi kuramı, neyi bildiğimizi, bilginin hangi temellere dayandığını ve bir iddianın nasıl doğrulanabileceğini inceler. Hukuk alanında bu yaklaşım, uluslararası normların evrenselliği iddiasını sorgulamak için önemlidir.
açısından temel soru şudur: İnsan hakları gibi evrensel olduğu ileri sürülen değerlerin doğruluğu hangi gerekçelere dayanır?
Doğal hukuk geleneği, hukukun üzerinde veya temelinde insan aklı, adalet ve insan doğasıyla ilişkilendirilen ilkelerin bulunduğunu savunur. Thomas Aquinas bu geleneğin önemli düşünürlerinden biridir.
Pozitif hukuk yaklaşımı ise hukuki normların belirli bir hukuk düzeninde nasıl oluşturulduğuna, tanındığına ve uygulandığına odaklanır. Hart’ın yaklaşımı da hukuki geçerliliğin yalnızca ahlaki ilkelerden çıkarılamayacağını gösterir.
Bu iki yaklaşım arasındaki fark, anayasa ile uluslararası hukuk ilişkisinde belirginleşir:
– Doğal hukuk açısından: Devletin koyduğu kurallar, temel adalet ilkeleriyle çatıştığında eleştirilebilir.
– Pozitif hukuk açısından: Hangi normun üstün veya uygulanabilir olduğu, ilgili hukuk sisteminin geçerlilik ölçütleri üzerinden incelenmelidir.
– Eleştirel yaklaşım açısından: Evrensellik iddiasındaki kuralların kimler tarafından oluşturulduğu ve güç ilişkilerinden ne ölçüde etkilendiği sorgulanmalıdır.
Özellikle uluslararası insan hakları sisteminde devletlerin farklı tarihsel deneyimleri ve kültürel değerleri, evrensellik ile yerel özerklik arasındaki tartışmayı canlı tutar.
Bir görüşe göre insan hakları, kültürel farklılıklardan bağımsız olarak bütün insanları korumalıdır. Diğer görüş ise evrensel normların uygulanmasında tarihsel ve kültürel koşulların göz ardı edilmemesi gerektiğini savunur.
Bu tartışma, uluslararası hukukun yalnızca doğru bilgiye dayanmasının yeterli olmadığını; normların meşruiyetinin de tartışılması gerektiğini gösterir. Ancak kültürel farklılıklar, temel hak ihlallerini otomatik olarak haklı çıkarmaz.
Ontoloji, varlığın ve gerçekliğin doğasını araştırır. Hukuk felsefesinde bu yaklaşım, devletin, egemenliğin ve hukuki normların ne tür bir gerçekliğe sahip olduğunu sorgular.
Jean Bodin ve Thomas Hobbes gibi düşünürler, siyasal otoritenin ve egemenliğin düzen kurmadaki rolünü farklı biçimlerde ele almıştır. Bu geleneklerde devletin otoritesi, siyasal düzenin temel unsurlarından biridir.
Hans Kelsen ise hukuk düzenini normlar arasındaki hiyerarşi ve geçerlilik ilişkileri üzerinden açıklamıştır. Kelsen’in normlar hiyerarşisi yaklaşımı, hukuki bir kuralın geçerliliğinin başka kurallarla nasıl ilişkilendirildiğini anlamaya yardımcı olur.
Ancak uluslararası hukuk ile ulusal hukuk arasındaki ilişkinin nasıl kurulacağı konusunda tek bir kuramsal uzlaşma yoktur.
Monizm, uluslararası hukuk ile ulusal hukuku tek bir hukuki düzenin parçaları olarak ele alır. Bu yaklaşımın bazı biçimlerinde uluslararası hukuk normlarına ulusal kurallar karşısında öncelik tanınır.
Düalizm ise uluslararası hukuk ile ulusal hukuku farklı hukuk düzenleri olarak değerlendirir. Uluslararası bir kuralın iç hukukta uygulanabilmesi için ilgili sistemin gerektirdiği kabul veya dönüştürme işlemleri önem taşıyabilir.
Bu modeller, anayasanın her durumda uluslararası hukuktan üstün veya aşağıda olduğunu kanıtlayan evrensel formüller değildir. Her modelin kendi içinde farklı yorumları vardır ve somut uyuşmazlıkta yürürlükteki hukuk kurallarının incelenmesi gerekir.
Günümüzde uluslararası mahkemelerin kararları, göç politikaları, ifade özgürlüğü, kişisel verilerin korunması ve silahlı çatışmalarda insan hakları gibi konular, anayasal egemenliğin sınırlarını yeniden tartışmaya açmaktadır.
Bir devletin demokratik yollarla seçilmiş organları belirli bir politika izlemek isteyebilir. Ancak bu politika uluslararası bir antlaşmayla üstlenilmiş yükümlülüklerle çatışabilir. Böyle bir durumda yalnızca çoğunluğun iradesine dayanmak da yalnızca uluslararası kurumların kararlarına atıfta bulunmak da bütün soruları kendiliğinden çözmez.
Jürgen Habermas’ın demokratik meşruiyet ve kamusal tartışma üzerine düşünceleri burada önem kazanır. Hukukun meşruiyeti, yalnızca otoritenin varlığıyla değil, bireylerin özgür ve eşit katılımını mümkün kılan süreçlerle de ilişkilidir.
Bu yaklaşım, uluslararası hukuk düzeninin demokratik hesap verebilirliği ile devletlerin egemenliği arasında denge kurulması gerektiğini düşündürür.
Uluslararası hukuk hükümlerinin anayasadan üstün olup olmadığı sorusunun tek ve her ülkeye uygulanabilecek bir cevabı yoktur. Yanıt, ilgili anayasal düzenin yapısına, uluslararası normun niteliğine, antlaşmanın hukuki durumuna ve somut uyuşmazlığın özelliklerine bağlıdır.
Türkiye’de Anayasa’nın 90. maddesi, uluslararası antlaşmaların kanunlarla ilişkisi bakımından önemli bir öncelik kuralı getirir. Ancak bu düzenleme, bütün uluslararası hukuk hükümlerinin anayasanın üzerinde bulunduğu anlamına gelmez.
Felsefi açıdan mesele daha derindir. Etik, hukukun adaletle ilişkisini; bilgi kuramı, evrensel ilkelerin gerekçelerini; ontoloji ise devletin ve hukuki otoritenin doğasını sorgular.
Belki de asıl soru şudur: Bir anayasa, kendi sınırları içinde adaletsizliğe izin verdiğinde hangi ölçütlere başvurmalıyız? Uluslararası hukuk insanı devlet karşısında koruyan ortak bir güvence midir, yoksa demokratik iradeyi sınırlayan uzak bir otoriteye dönüşme riski de taşır mı?
Bu soruların yanıtı, hukukun yalnızca kimin daha güçlü olduğunu değil, gücün hangi gerekçelerle sınırlandırılması gerektiğini de açıklayabilmesine bağlıdır.